T.C. Devleti’nin Parlamentosu, kendisi için kurulan tuzağa kararlı adımlarla ilerliyor. Parlamenter, okuma yazma bilen ve seçilme yeterliğine sahip olan herkesten biridir. Kişiliği değil, kimliği nedeniyle ilgi alanımızdadır. Türk Milletini temsilen,  devletin, ülkenin ve halkın  kaderini tayin eden kararları şekillendiren Meclisimize  onları seçip göndermiş isek,   soru sormaya da hakkımız vardır, hesap sormaya da…

Bugünlerde Anayasada değişiklik yapmıyorlar, anayasa üzerinde oynayarak  devletin ayarlarında değişiklik yapmayı deniyorlar. Asgari akıl ve izan sahibi  bir insan,  herhangi bir konu ile ilgili olarak  bir şey yapacağı veya bir şey yapılacağı zaman,  nasıl, kim tarafından, ne zaman, nerde sorularından önce  şu soruyu sorar: Neden?

Bu soruya doğru, ikna edici ve yerinde bir cevap verilmediği sürece diğer soruların temeli de yoktur, verilen cevapların inandırıcılığı da.. Yirmi yıldır başkanlık  sistemini bu ülkenin gündemine dayatanlara,  aynı  merak ve  bilgi edinme isteği ile aynı soruyu soruyoruz: neden?

Yıllardır o kadar farklı cevaplarla başkanlık sistemini kabule ikna edilmeye çalışıldık ki, başkanlık sistemi demokratik bir hükümet sistemi olarak anlaşılır, tartışılır, kabul edilebilir, denenebilir bir yönetim tekniği olmaktan çıktı, kimileri için aşkla ve ümitle sarılınan bir kurtuluş simidi, kimileri için de can havliyle kaçılan bir karakoncolos oldu.

Sorun basit aslında. Demokrasiler, kaynağını milletten alan egemenlik yetkisinin,   devlet denilen, zemini ve duvarları  hukukla  örülen bir yapıda nasıl kullanılacağının formüllerini üretirken,  yasama ve yürütme kuvvetlerinin  aralarındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğine ayrıca kafa yordular.

Kuvvetler ayrılığının, devletin meşruiyeti için gereken bir örgütlenme modeli olduğunda  ittifak ettik, artık bunu tartışmıyoruz. Herhangi bir devlet organının  yapması mümkün ve muhtemel hukuk ihlâlinin düzelticisi olarak diğer devlet organlarının    anayasal sistem içinde yetkilendirilmiş ve görevlendirilmiş olması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin hukuk devleti içindeki  yerini ve önemini ortaya koyan gerçek anlamıdır.

Gerçek bu iken, yeryüzünde uygulanan hiçbir demokraktik sistemde karşılığı olmayan, örneği olmayan bir yönetim modelini  gözümüze sokmak için  ya aklın olmayacak ya akla saygın olmayacak.İkisi de çok kötü.

Hem millet adına egemenlik yetkisini kullanma iddiası içinde milletin  tepesine tüneyeceksin, hem  bu yetkiyi  nasıl ve ne kadar kullanacağın konusunda tek söz sahibi olacaksın ve hem de  gasp ettiğin bu yetki ile milletin tepesinde istediğin gibi tepineceksin. Bitmedi,  hem de tüm bunları, siyasi iktidarı sınırlandırmak amaç ve kaygısı ile geliştirilmiş bir teknik  ile, anayasacılık ile;  özgürlükleri korumak için yapılmış bir  belge ile; anayasa ile yapmaya kalkışacaksın. Bu bir şaka değilse, demokrasi tarihi içinde savaşa savaşa edinilmiş bütün kazanımların üstüne basa basa, milletin tepesine çıkmak için  girişilmiş arsız ve hukuksuz bir çabadır.  Böyle bir yönetim anlayışı ve bu yönetim anlayışına  sahip bir  egemen güç, demokrasi içinde türemiş ise,  demokrasiye rağmen ya da demokrasiyi  öldürerek türemiştir.

İçinde yaşadığımız ülkede, yurttaşı olduğumuz devlette, adımıza egemenlik yetkilerini kullanmak üzere dört yıl için görevlendirdiğimiz milletvekillerinin doluştukları   parlamentoda bugünlerde  bir şeyler oluyor. Gözümüzün önünde demokrasi katlediliyor. Halkın temsilcileri demokrasi ve mili irade  çığlığı ata ata,  milli iradeyi ve demokrasiyi tarihe gömüyorlar, biz susuyor ve bekliyoruz. Ne bekliyoruz: Felâketimizi.

Neden bekliyoruz? çaresizlikten mi, bilgisizlikten mi, aymazlıktan, duyarsızlıktan, korkaklıktan mı? Yoksa  eşiğinde olduğumuz felâkete kucak açacak  kadar, kendi felâketine sevinçle  koşacak kadar  manyak ve sapık bir halk mıyız biz? Hangi sebep, hangi ahlâki, rûhi ya da zihinsel deformasyon bizi  bu hale getirdi?

Kullanışlı dilbazlar, akıl mikserleri,  halkın kafasını bulandırma karşılığında cebi  ve midesi dolan  sakil adamlar, hizmet ettikleriniz bile sizi tanıyor, soytarılar ve dalkavuklardan en çok nefret edenler onları kullananlardır, kendinize gelin, insansınız siz, ceplerinizi arayın, kaybettiğiniz onurunuzu belki bulursunuz. Bitmeyen yalanlarınız, türlü hokkabazlıklarınız ve hiç kapanmayan çenenizle halkı ifsat ediyorsunuz. En büyük operasyon Türk halkına yapılıyor, bunun farkına varıldığında herşey için çok geç olacak. Yazılan tarihe kara bir leke gibi düşüyorsunuz,  tarih sizden utanacak, siz de tarihten utanın.

Bu girişten sonra söylenmesi gerekenlere yeni sıra geldi.

Milli Kurtuluş Savaşımızın tüm sorumluluğunu ve çilesini üstlenmiş, çilekeş ama bir o kadar  yüce Meclisimizde bugün milleti temsil ettiğini iddia eden aktörler bir oyun oynuyorlar. Asgari bir akıl ve edep sahibinin  hicap duyacağı iki ifade üzerinden millet önünde bir tiyatro sergileniyor. Birincisi “fire vermek”, ikincisi “ açık oy veriyorum,, suçsa ben işledim, hadi lan, sana mı soracağım”

1982 AY m.175, Anayasa üzerinde yapılacak değişikliğin usul ve yöntemini belirler. Buna göre;

  1. Anayasanın değiştirilmesi Meclis üye tamsayısının en az 1/3’ü tarafından yazıyla teklif edilebilir.
  2. Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki teklifler Genel Kurulda iki defa görüşülür.
  3. Değiştirme teklifinin kabulü, Meclisin üye tamsayısının 3/5 çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür.

Maddenin  kapsamlı içeriğine girmeden bu üç temel düzenleme açısından konuya baktığımızda:

Anayasada değişiklik teklifinin verilebilmesi için öngörülen asgari çoğunluk 550 sandalyeli bir parlamentoda 184’dür.  Bunun ne kadar üzerine çıkarsa çıksın,  teklifi verenler bir kasa domates, elma, armut mudur ki,   değişiklik teklifinin oylanması sürecinde fire verilsin. Milli iradeyi temsil eden  milletvekilinin oyunu, fire  kavramı üzerinden değerlendiren bir zihniyetin var olduğu, bu kavram üzerinden yapılan siyasi yorumların yaşandığı bir iklimde   demokrasi nerededir, demokrat kimdir?

Anayasanın “gizli oy” kuralını koyduğu bir konuda,  oyun açık verilmesinin suç teşkil edip etmediği noktasından değil, “gizli oy” kuralının neden  konulduğu ve hangi amaca hizmet ettiği noktasından konuya yaklaşmak için hukuk bilgisine sahip olmak gerekmiyor, asgari bir ahlâk ve zekâ düzeyine sahip olmak  yeterlidir.

Tıpkı yasama dokunulmazlığının kaldırılması oylaması gibi, tıpkı  bir bakanın yüce divan’a sevki oylaması gibi, anayasa değişiklik teklifi oylamaları da  milletvekillerinin  vicdani kanaatleri doğrultusunda ve özgür iradeleri ile yönelecekleri bir tercihin önünü açmak içindir.

Anayasanın 15. maddesi olağanüstü hallerde bile  kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı ve bunlardan dolayı suçlanamayacağının teminatını getirmişse, bundan murat edilen; vicdanının, inancının ve düşüncesinin şovunu yapanları değil, bu değerlerini etki ve baskı altında kalmadan yaşamak ve vicdani kanaatleri doğrultusunda  yapacakları irade izharını mahrem tutmak isteyeni korumaktır.

Kaç fire verildiğinin  konuşulduğu, verilen her oyun rengi üzerinden türlü spekülasyonun yapıldığı ve milletvekillerinin hedef tahtasına oturtulduğu bir siyasi atmosferde, “gizli oy” kuralı  oy sahibini özgürleştirir, yapılan oylama ile oylamanın sonuçları üzerinden birilerine fatura kesilmesini önler. “Kanun koyucu abesle iştigal etmez” sözünün anlamını bulduğu  yer, tam da burasıdır. “Gizli oy” kuralına uymak, oylamanın konusu olan  işlemin hukuki geçerliği için temel şarttır.

Gerçi  ülkeyi, devleti, milleti ve anayasayı tapulamış bir siyasi irade, demokrasi ve anayasacılık oyununun kurallarını  istediği gibi bozup istediği gibi yeni kural koymakta kendini  haklı görüyor olabilir.Ama unutulmasın kuralları ile oynanmış bir oyun, artık başka bir oyundur.

Ne derseniz deyin, halkımız  bu oyunun kendisi üzerinde oynandığını ve  hiç de demokrasiye benzemediğini  görüyor, biliyor, anlıyor.

Eğer ikinci bir kurtuluş savaşını vermek zorunda isek, eğer gerçekten  yaşamsal bir tehdit altında isek ve eğer bunu bize 14 yıldır başımızdaki bir iktidar söylüyor ve milletin kurtuluş mücadelesi için daha çok yetki, daha çok güç talep ediyorsa,bu işte bir mantıksızlık yok mu?

Bu millet, “14 yılda bu ülkeyi ne hale getirdin, nasıl getirdin, neden getirdin,  seninle geldiğim nokta bu ise, en kötü ihtimalle sensiz de geleceğim nokta en fazla budur, sensizliği tercih ederim, kaybol ufkumdan” derse, bu da milli iradenin sesi olmayacak mıdır?

Türk Milletine operasyon yapanlar! Millet, şımarık yandaşlarınızdan ibaret bir güruh değildir. Bıktık korkmaktan, sinmekten, saklanmaktan. Bu bayrağın altında, bu kültür ve inanç ikliminde yaşamak, zamanı geldiğinde  bu vatan toprağına karışmak konusunda  o kadar kararlı ve o kadar haklıyız ki, kafanızdaki millet algısına sığmayız.

Anayasa oyunları ile, tepemizde kurduğunuz ve üzerine oturduğunuz tahttan hiç inmemeyi planlıyor olabilirsiniz. Ama sizi neden tepesinde taşımak zorunda olduğu ve ne kadar taşıyacağı konusunda  milli irade karar verecektir.

Demokrasi içinde en doludizgin at koşturanlar, demokrasiyi ortadan kaldırıp diktatör olmayı başaranlardır. …Mussolini ve Hitler ortaya çıkışlarını demokrasiye borçludurlar.(B.Russel, İktidar, s. 36) Şimdi neredeler? Tarihte nasıl yerlerini aldılar?

 

Prof. Dr. Meltem Dikmen  / edebiyatgazetesi / kritik eşik