..abd, Trump!. sağcı lider.. Cumhuriyetçi Parti..

.. Almanya, Angela Merkel.. sağcı lider.. Hristiyan Demokrat Birliği..

..İngiltere, Theresa May.. sağcı lider.. Muhafazakar Parti..

Ve bugün Fransa’da yapılan seçim neticesinde.. aşırı sağcı Ulusal Cephe Partisi’nin lideri Marine Le Pen ikinci tura kaldı.

..Türkiye, Recep Tayyip Erdoğan.. sağcı lider-muhafazakar.. Ak Parti..

Elbette daha pek çok örnek sıralanabilir, ancak ortaya koyduğum örneklerden anlaşılacağı üzere; halkların sömürüye açık iki ana unsuru mevcuttur; o da, ‘din’.. yani ‘inanış’ları ve ‘kimlik’.. yani ‘milliyet’leri.

ABD’de ‘avangelik’ Hristiyanların iktidarı belirliyor olmaları ve bugün, Trump’un nasıl bir politika izleyeceği.. ya da neler yapıp-yapamayacağı bilmecesinin cevabını merak edenler açısından söylemek gerekirse, baba ve oğul Bush dönem ve politikaları, sanırım aydınlatıcı olur.

Avrupa’da ise dinin rolü her ne kadar çok hissedilmiyor.. ya da ‘modern toplum’ pırıltıları arasında çok seçilemiyor olsa da, gerçek hiç de öyle değildir. Batılı toplumların bilinç-altı kodu Hristiyan.. ve bazen de Hristiyan-Yahudi geleneğidir; AB, bu kodlama merkez alınarak hayata geçirilmiştir…Yani ‘din’ mefhumu, çeşitlilik gösterdiğinde ‘ayrılığı’.. aynilik gösterdiğinde ise ‘birlik’i sağlamakta ve dolayısı ile siyasi karar mekanizmalarında, en başta kullanılan argüman konumundadır.

Avrupa’nın seküler (laik).. ya da liberal partilerinde de aynı geleneği görmek için alim olmaya hacet yoktur. Yine yakın bir örnek vermek gerekirse, Hollanda’nın başbakanı, Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi lideri Mark Rutte; (2016) ”Kendisini Protestan kültürün bir çocuğu olarak kabul ettiğini söyleyerek, adeta vaaz edercesine kiliseye, İncillere atıflarda bulunmuştur.”

Konumuzdan sapmadan devam edelim.. Muhafazakar-milliyetçilikten bahsediyorduk; bu aslında yaratılan bir kavram karmaşasından başka bir şey değildir.. zira muhafazarlıktan kasıt, dini hassasiyet ise; bu yol, İslam’dan ele alacak olursak, ‘ümmet’çiliğe uzar-gider, ki böyle bir düşüncenin ‘milliyetçilik’ kavramı ile pek bir bağı olmaz-olamaz.. çünkü İslam’a tabi pek çok millet-ırk-kavim-halk vardır.. ya da kasıt milliyetçilik ise; ‘ümmet’çilik ile dolaylı ya da dolaysız bir bağı olamaz, zira aynı milletten pek çok dini inanışa sahip insan olabilir.. vardır da.. ya da benim-bizim gibi dinsel açılımı olmayanlar…

..işte ben-biz hem ‘milliyetçi’ oldukları savıyla hareket eden, hem de ‘osmanlıcı’ olduklarıyla övünen kitle eleştirimizi bu açıdan ve bu temeli esas alarak yapıyoruz.. zira ‘Osmanlı’, ümmetçiliği esas alan ve tüm milli kavramları reddeden bir yapıydı; dolayısı ile, bir kişinin kendisini hem ‘osmanlıcı’ hem de ‘milliyetçi’ diye tanımlaması.. ya da birilerinin onu öyle yaftalaması doğru değildir ve zeka ile çelişen bir durum doğurur..

..aynı düşünce, hem Türk olup, hem ‘Osmanlı İmp’ reddeden kitle için de geçerlidir; zira kişilerin reddi ile tarih değişmez; burada kişilerin şu özgürlüğü olabilir, ‘Osmanlı’yı ve politikalarını seviyor ve benimsiyor.. ya da, sevmiyor ve benimsemiyor şeklinde.. (reddetmek, gerçekçi değildir ve Osmanlı ile ‘osmalıcılık’ ayrımını ve eleştirisini bir-birine karıştırmamak)..

..ama hem ‘osmanlıcı’, hem ‘milliyetçi’ olunmaz..

‘Osmanlı’ ile ‘osmanlıcı’lık kavramlarını bir-birinden ayırmak günümüz siyaseti ve ülkenin geleceği açısından çok önemlidir; zira bir dönem ‘ışık’larla kafası karıştırılan, ‘nur’lara gömülen gençlerin geldiği ve ülkeyi getirdiği durum ortadadır; bu bakımdan asıl olan, dayatmacı ve emperyalist düşüncelerin uzağında, milletin çıkarlarını gözeten; ancak ‘insan’olmanın erdemini ve adaleti bir kenara bırakmayan ‘Milliyetçilik’ anlayışıdır.. bu da ‘altı ok’ ile mümkündür!. (ok, Türklerle bütünleşmiş bir araçtır.. aslında şifre buradadır ve benim bahsettiğim altı ok’un, bir parti veya her hangi başka bir oluşumla ilgisi yoktur!)..

Bir de merkez ‘sol’ düşüncenin, yine merkez ‘sağ’ düşüncenin ‘liberal’ politikalarına alet edildiği ve hatta bazı iktidarlarca daha ileri bir seviyeye taşındığı dünya gerçeği ve bu gerçek üzerinden bizi asıl ilgilendiren Türkiye gerçeği; televizyon ve haber kaynaklarınca halka gösterilen iktidar-muhalefet çatışmalarının, yine arka planda sergilenen -ama pek bilinmeyen ‘ölümcül iş-birliği’ realitesi.. halk her zaman ‘sonuç’ odaklı bakar olaylara, yani neticeye bakar; oysa baştan itibaren sona nasıl gelindiği, sonucun nasıl tezahür ettiği.. ya da sonuç ekseninde kimlerin ne kadar payı olduğuna bakmaz..bu hemen hemen tüm dünya halkları için geçerlidir.. 12 Eylül eleştirisini ancak bir nesil sonra yapar.. ya da 11 Eylül İkiz Kuleler olayında olduğu gibi, halen daha ne olduğundan habersizdir…

..ya da Yüksek Seçim Kurulunun 2 Aralık 2002 tarihli kararı.. Siirt Seçim iptali ile Erdoğan’ın önünün açılması.. ve Baykal-Erdoğan Beylerbeyi buluşması.. (önce mi? sonra mı? halen muammadır!) ..(ve bugün benzer bir duruma verilen tersi bir karar ile ‘şaibe’ye ortak olmak)

..ve Ahmet Necdet Sezer’in kitap fırlatma seremonisi.. şimdi ben; ”19 Şubat 2001’de  Başbakan Bülent Ecevit’in yüzüne anayasa kitapçığı fırlatarak Türkiye’nin büyük bir çıkmaza sürüklenmesine neden oldu!” dersem, eminim pek çok kişi ‘hadi oradan’ diyecektir; işte bu gerçeğin anlaşılması da, yine zaman alacaktır.. zaten tarih bilimi de, böyle yol almaktadır..

ve yine-ya da çok büyük ‘Atatürkçü”(!) ‘the general’ Çevik Bir’in, 28 Şubat şahaneleri..

“Bana göre Cumhurbaşkanlığı seçimi sadece meclisin karar vereceği bir şey olmamalı. Halk bu konuda ağır basarsa, belki TBMM’nin fikri de değişir.” (Çevik Bir)

Hemen hepsi sonuçları bakımından akp iktidarını doğurmuş-hazırlamıştır; işte bu ‘gizli ittifak’ bugünkü Anayasa değişikliği’nin temellerini o günlerden atmış ve ‘karşıtlar’ hiyerarşisinin halk nezdinde ‘bu kadar da olmaz’ karşılığından yol bularak, Ergenekon.. 15 Temmuz.. ve 16 Nisan Referandum ve sonuçlarını gözümüze sokmuştur..

..İzmir Marşı ve Mehter Marşı.. işte halk bu basit ‘müzikli münazara’ bataklığına çekilmiş ve bıçak gibi ortadan ikiye ayrılmıştır!. ve halk ”atı alıp Üsküdar’ı geçene” alkış tutarken (mehter diyalektiği).. bir diğer cenah (İzmir ve Haluk Levent oportünizmi) karşı çıkmıştır!. oysa burada atı alan değil, atı veren.. ya da atın sahibi kim? sorularının sorulması gerekirken; her iki cenah ta, ‘sonuç’ odaklı zafer.. ya da veryansın peşinde!..

ata binen belli..

atı veren(ler) belli..

Atın sahibi?. işte mevzunun tepe noktası burasıdır!. Trump’u oraya kim layık gördü ise.. muhtemelen atın sahibi de o dur!. Trump, yeni İran politikasının inşası için oradadır ve işin içinde olan abd derin devleti.. yani Almanya’dır!.

Artık devletlerin kendi iç dinamikleri aracılığıyla tasfiye süreci başlamıştır ve ‘referandum’ gibi hilelerle, halk ta bu sürece ortak edilmekte.. hem de ‘büyük devlet olma’ aşkı.. yani emperyalist bilinç-altı tetiklenerek; çünkü halklar, tüm ezilmişliklerine rağmen, yine de ‘ezen’den yana tavır alma dürtülerini, dünden bugüne kaybetmemiştir.. bu durumun yine halk ağzıyla, burada örnek veremeyeceğim, oldukça fazla ifade biçimleri de vardır..

Bu tasfiye süreci, ‘süreci’ idare ettiği düşünülen devletlerin.. halkların da başına gelecektir; çünkü bu sürecin mimarları, sanıldığı üzere bir millet ya da devletin çıkarları değil.. şimdi fazla açamayacağım çok daha ‘karanlık bir plan’ın peşindedir.. zaten dikkat ederseniz, her ne kadar ‘medeniyetin beşiği’ tamlamaları.. ya da tarifleriyle ‘yarı aydın’ca taçlandırılan ‘batı’; aslında kadın.. yani ‘dişi’yi metalaştıran ve liberalizmin bir objesi haline getiren düşüncenin temellerinin atıldığı yerdir.. evet ‘doğu’da kadının ‘birey’ anlamında bir değeri yoktur -görünen manada-.. ancak sermayenin kölesi durumu da, en azından ‘batı’ kadar uygun değildir.. (şimdilik)

..yine ‘batı’ tarafından ‘ucuzlatılan’ bir cinsellik ve ‘porno endüstri’ ilişkisi, henüz ‘doğu’da mevcut değildir; ancak tıpkı devasa asma köprüler ve katlı otoparklar gibi ortak temeller ve ‘küreselleşme’ diyalektiği üzerinden ilerleyen gidişat, zaman farkı ile aynıdır ve fark giderek kapanmaktadır..

Zaman aralığının.. yani makasın giderek kapandığına en iyi örnek ise; -belki bazılarının gücüne gidecek, ama gerçek bu- bizim gibi yarı sömürge- ülkelerde, son yıllarda artan turizm.. devasa köprü inşaatları, neredeyse aynı anda dünyanın en iyi stadı olabilecek futbol stadyumları.. gökdelenler şehri olmaya aday İstanbul ve Hong-Kong benzerliği ve serbest bölge eş-değeriyle birlikte yükselen inşaat sektörü ve küresel sistem iş-birliği..

..oysa çok yakın geçmişte ‘ilerlemenin göstergesi’ sayılabilecek bu yatırımlar.. şimdilerde ise, sömürge devletlerinin ortak özelliği ve yapısal benzerliğini gözler önüne sermektedir!. ‘ayran ve hacet’ ilişkisi üzerinden geliştirilen ‘anonim kuramlar’, bu durumu çok iyi açıklamakta ve özetlemektedir… bilimsel-sanatsal-teknolojik hiç bir ilerlemenin gözlenmediği ülkelerin, bugünkü ortak özelliği; muhteşem duble yollar ve ‘her şey dahil turizm’ sektörüdür!. ne yazık ki…

Tüm bunların ışığında Atatürkçü.. ya da Kemalist kitle ve gönüllülerinin şunu çok iyi anlaması elzemdir; tüm kuram-kavram ve argümanların değiştiği günümüzde, yüz yıl öncesinin diyalektiği üzerinden bir strateji.. ya da savunma mekanizması kurulamaz ve hayata geçemez!. çünkü ‘işgal’ mantığı ve ‘bağımsızlık’ algı ve tarifi değişmiştir, bunu reddetmekle bir yere varılmayacağı ortadadır; dolayısı ile ‘devrim’ fikri ile yanıp-tutuşanların -ben de dahil-, zamanın şartlarına ve düşman saydıklarımızın hamlelerine göre, yeni stratejiler belirleme ve geleceğimizi bu fikirler üzerinden ‘sabırla’ inşa yoluna gitmemiz şarttır.. Mustafa Kemal’in yolundan ve bulunduğumuz zaman aralığından hareketle…

”..Milletimizin hedefi, milletimizin ideali; bütün dünyada, tam anlamı ile bir sosyal toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin varlığı, kıymeti, hürriyet ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medenî eserlerle uyumludur. Medenî eser meydana getirmek kabiliyetinden yoksun olan kavimler, hürriyet ve bağımsızlıklarından ayrı tutulmaya mahkûmdurlar. Medeniyet yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur. Hayat ve geçime egemen olan kuralların zaman ile değişme, gelişme ve yenilenmesi zorunludur”. (Mustafa Kemal Atatürk)

 

Cem Yağcıoğlu  edebiyatgazetesi / Kritik Eşik  24-04-2017  04.45